“Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı insanın yüreğini paralayan, sırrını kimseye anlatmadan birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, kafada en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbürüne çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”
-Şeker Portakalı
(Kaynak: kuyruuumnerede)
(via aksamsefasi & kuyruuumnerede)
Bundan 50 yıl önce Seattle Times gazetesi, gelecekte kitapların nasıl olacağına dair yazarlara, öğretmenlere ve kitapçılara bir soru sordu. Alınan yanıtlar, günümüzün kitap dünyası düşünüldüğünde bazen şaşırtıcı bazen de komik.
50 yıl önceki insanlar, bugünlerde bakın nasıl bir edebiyat dünyasına sahip olacağımızı hayal ediyorlarmış:
Kitapların dağıtımı daha farklı olacak. Normal kitapçıların dışında marketlerde, eczanelerde ve benzin istasyonlarında da kitap satılacak.
Baskı ve kağıtların artan maliyeti, mikrofilme geçişi gerektirecek. Özellikle ders kitapları ve kalın kitaplarda. Bugün ciltli kitaplar ne tutuyorsa, o zaman da mikrofilmli kitaplar o kadar tutacak. Ayrıca evlerde de az yer kaplayacak.
Birçok ailenin evinde, kitapları duvara yansıtan projektörler olacak.
Şimdi körler için okunan kitaplar, o zaman herkesin müzikçalarında dinlenebilecek.
Kitaplar, uzay yolculuklarından ciddi biçimde etkilenecek ve daha yumuşak, daha hızlı ve düz olacak.
Akademisyenler, evlerindeki televizyon aracılığıyla İngiltere’deki ya da Roma’daki bir kütüphanenin kayıtlarını tarayabilecekler.

Belki de ilk paylaşılması gerekendi.
(via kedidirokedi)

Türk okuru Orhan Pamuk’u sevmiyor. Nobel ödülünü aldıktan sonra kitaplarının kendi vatanında kapış kapış, peynir ekmek gibi satılması ve okunması gerekirdi, öyle olmadı. Okur, Pamuk’un ödülü almasına “magazin düzeyinde” sevindi ama romanlarına burun kıvırdı.
…
Bunda elbette, öldürülen Kürt ve Ermeniler konusunda Batı’ya “rakam vermesi” ve bunun basında çok dalgalandırılması kadar, “Orhan Pamuk bavulunda bilmemkaç milyon dolarla yurt dışına kaçarken görülmüş” gibi balonlar uçuran bazı gizli servis bağlantılı gazetecilerin hınzır katkıları da etkili oldu …
Eh, Pamuk da Türk okuruyla halleşmeyi çoktan bırakmış, esas olarak Batı kamuoyuna, yani başka tribünlere oynuyordu. O kadar ki, pek ahım şahım olmayan Türkçe’sine hiç özen göstermeden, romanlarını esas olarak arkadaşı ve çevirmeni Maureen Freely’nin okuyup anlayacağı ve tercüme edebileceği şekilde yazarak…
Her neyse… Bizi “Allah’ım, günün birinde bir Türk’ün de Nobel aldığını görebilecek miyiz acaba?” diye ağlaşmaktan kurtardı. Bu da vatana hizmettir.
Pamuk ödülden sonra birtakım “tuhaflıklar” peşinde koşmaya başladı. Birtakım “egzantrik” numaralar…
Son romanı “Masumiyet Müzesi” hiç tutmayınca (sanırım en kötü eseri de budur), o müzenin gerçeğini kurmaya kalktı. Çukurcuma’da eski bir binayı kapattı, romanında adı geçen “nesnelerle” doldurdu. Romanında anlattığı “zengin çocuğu Kemal ile sosyete güzeli Füsun’un” sıradan ve gereksiz hayatlarında yer alan çeşitli gündelik eşyalar… Sinema biletleri, sigara paketleri, likör şişeleri, kapı kulpları, biblolar, vesaire vesaire. Aralarında Füsun’un donu da var mı, bilmiyorum.
Bireyselliği ve bireyciliği öne çıkarıyor, bu yüzden de “liberal aydınlarımız” onu yerlere göklere sığdıramıyorlar. Gündelik hayatın hiç olmazsa bir dönemini dondurmak, “kalıcı” hale getirmek istiyor. Bu çarçur nesnelerin, birey kullandığı için, en az bir Hermitage tablosu, bir Louvre heykeli kadar önemli olduğunu ileri sürüyor. Kendi özel görüşüdür, epeyce abartılıdır.
Bu müze, bir romanın kurmaca dünyasıyla sınırlı kalmamalı, içinde Şirket-i Hayriye’nin vapur biletlerinden Tokatlıyan Lokantası’nın yemek listelerine, Adnan Menderes’in kol düğmelerinden Kulüp rakısı şişesine kadar birçok şey yer almalıydı. Konunun en yetkin uzmanı Gökhan Akçura’nın danışmanlığında ortaya nefis bir mekan çıkarılabilirdi.
Geç olsun da güç olmasın, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın dikkatlerine arz ederim. Abdülaziz’in terliği bile Topkapı’dan buraya aktarılabilir.
Pamuk bu işleri bakanlığa bırakıp zamanını ve enerjisini daha iyi romanlar yazmaya ayırsaydı da fena olmazdı hani… Gündelik hayatın şiirini yazan James Joyce ya da Marcel Proust, kendi romanlarından yola çıkarak çakma nesnelerle müze mi kurmuşlardı? Düşünebiliyor musunuz, bir de bilet alıp, Baron de Charlus’ün, Jupien’in erkek genelevinde kendini dövdürdüğü kırbacı seyredeceksiniz!
Onun da meraklısı vardır ama ben gitmem.
İzdiham
(via kedidirokedi)
120 milyon dolarım olsa gözümü kırpmadan verirdim bu tablo için.
sonra bizim salona asardım karşısına geçip, ölene kadar, bu insanın duyduğu kaygının modern sembolünü izlerdim. üstelik bu çığlık karşısında kulaklarınızı tıkamanız da gerekmiyor..
(via aristokratiksinti)